AKP İkinci Parti mi olacak - Bekir Öztürk

İçeriğe git

Ana menü:

Makaleler

2014 yerel seçimlerine günler kala, “kamuoyu araştırması” adı altında yapılan, AKP propagandalarının gerçeği yansıtmadığını, hatta belki de bilerek AKP’nin aldatıldığını, yaklaşık iki aydır anlatıyorum.

İlginç bir şekilde kendi değerlendirmeme yakın bir analizde göremiyorum. Her geçen gün ortaya çıkan yolsuzluk olaylarına rağmen, 2009 yılında % 39 oy alan AKP’nin, 30 Mart 2014 seçimlerinde % 40 – 45 oy alacağı iddia ediliyor. Oysa ben AKP’nin 30 Mart 2014 seçimlerinde %30 (+- 2) oy alacağını düşünüyorum.


Bu düşüncem, geçmiş seçimlerin sonuçlarının analizleri, gözlem ve mantık dışında bir bilgiye dayanmıyor. Ancak dilek ve temennilerimden ibarette değil. Gelin bu iddiamı doğrulayacak analizi birlikte yapalım.


2009 yılında yapılan belediye seçimlerinde AKP çok güçlü bir partiydi. Onu iktidara taşıyan “geniş koalisyon” bırakın dağılmayı, çatlamamıştı bile. AKP’yi AB hedefleri, ordu düşmanlığı, Kürt açılımı, Ermeni açılımı, Hıristiyan açılımı nedeniyle destekleyen liberal aydın güruh, canhıraş şekilde AKP’ye çalışıyordu. Cemaat ya da kendi ifadeleriyle “hizmet hareketi” o sıralar birlikte yürüttükleri “Ergenekon/Balyoz” davaları nedeniyle, AKP ile koyun koyunaydılar. AB ve ABD derseniz, AKP’nin her adımını meşru görüyor, sonuna kadar destekliyorlardı.


CHP ve MHP solculuk, sağcılık açısından kabuklarını kıramamış, bu nedenle dört eğilime açık bir parti olan AKP gibi, aday gösterme konusunda geniş hareket edemiyorlardı. Başka bir deyiş ile AKP, “gerekirse oy almak için geneleve giderim” diyorken, CHP ve MHP adaylarını iki kutuplu dünya düzeninin aparatı olan solculuk ve sağcılık kavramlarının dar kalıplarından geçiriyordu.


AKP henüz kendisini diktatörlüğe götüren yolun başındaydı. Dolayısıyla eylem ve söylemleri ile geniş kitlelerde bir AKP yorgunluğu henüz oluşmamıştı. Tamamı AKP lehine olan bütün bu gelişmelere rağmen AKP 2009 Belediye Seçimlerinde ne kadar oy almıştı? %39.


Peki, lehine olan bunca başlığa rağmen % 39 oy alan AKP, her bakımdan aleyhine dönen bu gün, nasıl % 40 – 45 oy alabilecek. Bunun bir mantığı var mı? Elbette yok. Şimdi içinizden “ama kamuoyu araştırmaları öyle gösteriyor” diyeceksiniz. O konuya da değinelim.


Efendim ben bu kamuoyu araştırmaları yapan, AKP dâhil olmak üzere çok partiye danışmanlık hizmeti vermiş, SESAR’ın Başkanı İsmail Yıldız ile 22 ay hapis yattım. Hem de bu sürenin 17 aylık bölümü, iki ve üç kişi olarak F Tipi Cezaevinde geçti. Konuşacak o kadar çok vaktimiz vardı ki anlatamam. Suyu okuyup üfleyerek içecek kadar pozitif bilimlere inanmış bu arkadaş, o bahsettiğiniz “kamuoyu araştırmalarını” nasıl yaptıklarını bana uzun uzun anlattı. Hoş bu anlattıkları sırda değildi. Senelerdir yapıla gelen bu araştırmalardan birçoğunun çalıştığı il, hedef kitle aynı olmasına rağmen elde ettikleri birbirinden çok farklı sonuçlar başka nasıl izah edilebilir.


Kendimizi kandırmayalım. Bu araştırmaların birçoğu masa başında hazırlanır. Masa başında hazırlanmayanlar ise, elde edilmek istenilen sonuca göre belli örnek grupları üzerinde, manipülasyonlara açık şekilde yapılır. Dolayısıyla bu kirli bilgilere itibar etmek yerine, gözlem ve mantık çerçevesince ilerleyerek gerçekçi bir analiz yapalım.


Öncelikle 2009’da AKP’yi destekleyen kesimleri ve AKP’nin gördüğü genel kabulü ele alalım.


Biraz öncede ifade ettiğim gibi, AKP’nin toplumun tüm kesimlerinde çok olumsuz bir imajı yoktu. Partizanca davranan seçmenler ve AKP’nin kendilerini mağdur ettiğini düşünen insanlar arasında bile AKP karşıtlığı bu gün olduğu kadar yüksek değildi.


Çizilen bu çerçevenin dışında kalan ve AKP’li olmayan insanlarda ise, AKP ve Tayyip Erdoğan’a karşı, “çalıyor ama çalışıyorlar” şeklinde açıklanan, masum bir sempati vardı.
Asker düşmanlığı, AB ve ABD dostluğu, (BDP’liler ve PKK’lılar hariç) PKK sempatisi konularında ittifak edenler, azınlıklar ve farklı dinlere mensup insanlar arasında ise, AKP tartışmasız birinci tercihti. Özellikle Fethullahcılar başta olmak üzere, çoğu dini cemaatler de AKP’yi kayıtsız şartsız destekliyordu.


2002’den bu yana yapılan seçimlerde Cemaat medyasının AKP’ye sağladığı katkı, bu günlerde bazı sözde araştırma kurumlarının yaptığı iddia edilen araştırmalara dayanılarak ileri sürülen oranlardan çok daha fazlaydı.


Gelelim bu güne…


AKP’nin istihbarat tekelini MİT’te toplaması ve cemaatin MİT’e sızmasına engel olması, Cemaati kızdırmıştı. Önce MİT’in Tayyip Erdoğan adına, PKK ile müzakere ettiğini belgeleyen kayıtlar piyasaya sürüldü. Bir süre sonra MİT Müsteşarı Hakan Fidan’a, yani Tayyip Erdoğan’a operasyon yapılmaya çalışıldı, ama Tayyip Erdoğan diktiği fidanı elletmedi.
Cemaat bu konuyla ilgili atılan her adımı, alınan her tedbiri, çıkarılan her yasal düzenlemeyi, kendisine karşı yapılmış bir engelleme çabası olarak algıladı.


Biz yıllardır “cemaat ile AKP arasında bir kavga var” dediğimizde, her iki tarafta bunu yalanlayan açıklamalar yapıyor, hatta “bu iddiaya ancak gülünür” diyorlardı.
2013 yılının sonlarında, dershanelerin kapatılması konusunda dananın kuyruğu kopmuştu. Cemaatin, AKP’nin bu uygulamasına karşı hamlesi çok sert olmuştu. 17 Aralıkta devam eden yolsuzluk soruşturmaları başlamıştı. Bu süreçte devam eden eylem ve söylemler, sadece cemaat ile AKP’nin yollarının ayrılmasına neden olmamıştı. Artık AKP, ismi yolsuzluklarla anılan bir siyasi parti haline gelmişti.


Cemaatin AKP ile ilgili yürüttüğü plan bununla sınırlı değildi. AKP’nin yoğun olarak oy aldığı kırsal kesimde, Cemaat yayınlarının etkisi çok fazlaydı. (maalesef ablam ve annemden biliyorum.) Cemaatin yayınlarında, iki ayı aşkın süredir devam eden, uzun süre daha devam edeceğinden emin olduğum AKP düşmanlığının, kırsal kesimde AKP oylarında ciddi azalmaya neden olacağı açıktır.
AKP’nin, kendisine karşı yapıldığı açık olan bu operasyonlara verebileceği karşılık, ancak bu soruşturmaları yürüten kolluk görevlilerin, savcıların görevden alınması ve cemaate yakınlığı ile bilinen bazı şirketler, bankalar üzerinden ceza verilmesiyle sınırlı kalıyordu. Bu amaçla atılan her adım, AKP’nin kendi yolsuzluklarını örtmek adına girişilen beyhude çabalar olarak “başarı” hanesine yazılıyordu. Yani her atakta Cemaate mağduriyet imkanı sağlanıyordu.


Zaten AKP, (her ne kadar inkâr etse de) Gezi Parkı olayları nedeniyle kendisine senelerce oy veren insanlarında arasında bulunduğu, büyük bir kitlenin oyunu kaybetmişti.
Her ne kadar kendi tabanını tahkim etmek adına süreci lehine çevirecek bir takım çabalara girseler de, bu süreçte, başta liberaller olmak üzere, demokrasi ve özgürlüğü içselleştirmiş kitleler, AKP’nin üzerini kalın bir çizgi ile çizmişlerdi.


AKP’yi meşrulaştırmakla görevli kişilerden Cengiz Çandar, Gezi Parkı olaylarından hemen sonra köşesinde bu çizilme işini şu ifadelerle ortaya koyuyordu.
“Bu satırların yazarı, AK PARTİ’yi iktidara getiren geniş koalisyonun muhtemelen sonsuza dek sona ermiş olabileceği hükmünü veriyor”


Aynı cenahtan buna benzer sayısız mesajlar verildi. Aslında bu mesajlar Tayyip Erdoğan’ın aklını başına devşirmesine yönelikti. Ama çabaların sonuçsuz kalması, onları daha da radikalleştirmişti. Artık Tayyip Erdoğan’ı eleştirmeyi yaşam tarzı haline getirmişlerdi. Bunun “doğal” sonucu olarak birçoğu çalıştığı gazetelerden atıldı tabii ki!


AKP’nin tahammül sınırlarını zorlandığı yıllarda, Ahmet Altan, Mehmet Altan, Hasan Cemal, Nuray Mert, Kürşat Bumin, Dücane Cündioğlu, Hüsnü Mahalli, Gürkan Hacır, Nazlı Ilıcak, Yavuz Baydar, Nedim Şener, Mithat Sancar, Can Dündar, başta olmak üzere çok sayıda gazeteci çalıştığı gazeteden kovulmuştu.


Artık AKP kendisini diktatörlüğe götüren yolun sonuna gelmiş, baskı ve ceberut uygulamalar, toplumun her kesimini etkilemeye başlamıştı.


İçki içen herkese “ayyaş”, erkeklerle aynı evde oturan kızlara “fahişe”, hamile olduğu halde sokağa çıkan kadınlara “hafifmeşrep”, AKP’yi eleştirenlere “darbeci/faiz lobisinin adamı/dış mihrakların ajanı/paralel devletçi” deniliyordu.


Birde bunların devlet eliyle yapıldığı sonucunu doğuracak, kısmi içki yasağı, “kızlı erkekli evlere operasyon yapılacağı” açıklamaları, internet yasakları gündeme gelince, AKP’nin ülkeyi nereye götürmeye çalıştığı konusundaki gizli ajanda tüm hatlarıyla ortaya çıkıyordu.


İstanbul AKP İl Başkanı’nın “artık kendimizi yeterince meşrulaştırdık, bundan sonra bizi meşrulaştırmak üzere yanımızda taşıdığımız insanlara ihtiyacımız kalmadı, özümüze dönüyoruz” mealindeki ifadeleri, yeterince açık ve netti. AKP, mili görüş gömleğini yeniden giyecek ama bunu yaparken, o gömleği hiç çıkarmayanlarla arasındaki mesafeyi korumaya devam edecekti.
Buraya kadar anlattıklarımızdan, AKP’nin kendisini nasıl bir yalnızlığa mahkûm ettiğini göremediyseniz bakar kör olmalısınız. Bu anlattıklarımıza rağmen, halen AKP’nin 30 Martta % 45 civarında oy alacağı yalanına kanıyorsanız da, çok saf olmalısınız.


Şimdi neden bu kadar iddialı konuştuğumu rakamlarla izah edeyim.


2009 yılında Türkiye genelinde toplam seçmen sayısı: 39.396.000


Analizime dahil ettiğim İstanbul, Ankara, İzmir, Adana, Mersin, Antalya, Eskişehir illerinin toplam seçmen sayısı ise, 20.934.000. Yani tüm Türkiye’de ki seçmenlerin % 53’ü.
Bu hatırlatmadan sonra bu illerdeki durumu tek tek ele alalım.


İSTANBUL


2009 yerel seçimlerinde İstanbul’da AKP % 44.2, CHP ise % 37 oy almıştı. İstanbul’da bir Sarıgül rüzgârı estiğini kimse reddetmiyor.
Son yolsuzluk operasyonlarının önemli bir kısmının İstanbul eksenli olması, başta Büyükşehir Belediyesi olmak üzere, birkaç ilçe belediye başkanının isminin operasyonlarda geçmesi, ister istemez AKP’yi zayıflatacaktır.


KİTLESEL TEPKİLER


2013 Haziran ayı başlarında ortaya çıkan kitlesel eylemler ile toplumda ciddi bir direnç oluşmaya başlamıştı. Son yolsuzluk olaylarında olduğu gibi o gün ortaya çıkan olaylarda, “faiz lobisi/dış mihraklar” gibi tercüme edilmişti. Oysa tepkiler son derecede normaldi. MHP’nin “PKK’lılar var” diye, BDP’lilerin ise parti baskısı nedeniyle yoğun olarak katılmadığı eylemlere Türkiye’nin her yerinden büyük kitlelerin katıldığı düşünüldüğünde, bunların tamamının CHP’li olduğunu, hatta içinde önemli sayıda AKP seçmeninin olmadığını kimse iddia edemez. Bu son derecede bilinçli ve iradeli toplulukta çok ciddi AKP karşıtlığı ortaya çıkmıştı.


Gezi parkı olayları nedeniyle AKP’ye mesafe koyan kesimleri şu şekilde sıralayabiliriz:


Bir şekilde polis şiddetine maruz kalan insanlar.


“Sandığa formalarımızla gideceğiz, kime oy vereceğimizi kimse bilmeyecek, ama kime ASLA oy vermeyeceğimizi her kes bilecek” diyen Fenerbahçe ve Beşiktaş taraftarları.
Liberaller.


Birazcık vicdan taşıyan, demokrasiyi özümsemiş insanlar.


Şiddet içermeyen barışçıl eylem yapmanın anayasal bir hak olduğunu düşünen ve bu hakkın kullanılmasının yasaklanamayacağı görüşünde olan insanlar.
Gezi olayları sırasında ölenlerin yakınlarından bir başsağlığını esirgeyen Başbakan’ın Mısır’da ölen biri için katıldığı bir televizyon kanalında ağlamasına içerleyen insanlar.
Aynı şekilde bu güne kadar bir şehit’in ardından bırakın ağlamayı, duygu yoğunluğu bile yaşamayan Başbakan’ın, Mısır’da ölen kız üzerinden mitingler yapmasına içerleyen şehit aileleri ve gaziler.
Senelerdir AKP’ye oy verdiğini, ancak bu olayların başından beri içinde olan AKP’li Bülent Peker’in tepkisi o günlerde çok konuşulmuş, çok yazılmıştı.


Yaklaşan 30 Mart Seçimlerinde, CHP ve MHP’nin bir önceki seçimde yaptığı şekilde “solculuk/sağcılık” yapmayacağı, hem söylemlerinden, hem de gösterdikleri adaylarından rahatlıkla anlaşılabiliyor.
Kemal Kılıçdaroğlu’nun, kendi koltuğunda gözü olduğu yüksek sesle dillendirilen Sarıgül’ü aday göstermesi, Fatih İlçesinde, Necmettin Erbakan’ın yeğenini aday göstermesi, Hatay’dan mevcut AKP’li belediye başkanını, Ankara’dan Mansur Yavaş’ı aday göstermesi, bunun işaretidir.


Bu yazının yazıldığı 19 Ocak 2014 günü Tayyip Erdoğan’ın İstanbul ilçe belediye başkan adaylarını belirlemek için sürdürdüğü mesaisinin ikinci günün de, halen karar aşamasına gelinememesi, geç saatlere kadar süren çalışmadan sonra kendisini AKP İstanbul İl Başkanlığının kapısında bekleyen darphane çalışanları ve diğer kişilerle bire bir ilgilenmesi, onlara nazik davranması, panik halinin işareti olarak hafızalara kaydedildi.


Artık ilçe belediye başkanlarını belirlerken dikkat edilmesi gereken konulara, bir madde daha eklenmişti. Aday gösterilecek kişilerin her hangi bir nedenle dinlenmemiş, izlenmemiş ve kaydedilmemiş olması gerekiyordu. Anlaşılan o ki İstanbul İlçe Belediye Başkanı Aday Adayları özel bir güvenlik soruşturmasından geçiriliyordu. Bende bu cemaati birazcık tanıyorsam bu ihtimallere göre öne çıkan herkesi kaydetmişlerdir. Ortaya çıkarmak için ise, YSK takviminin dönülemez bir sayfası bekleniyordur.


Bütün bunlar değerlendirildiğinde AKP’nin İstanbul Büyükşehir Belediyesini kazanabilmesi, önümüzdeki günlerde ortaya çıkabilecek bir mucizeye bağlıdır. Yolsuzluk ve rüşvet operasyonlarının, devam etmesi muhtemel ses ve görüntü kayıtlarının tamamının, AKP aleyhine olacağını düşünecek olursak, AKP İstanbul’u kesinlikle kaybedecektir.


ANKARA


Melih Gökçek’in, başta Tayyip Erdoğan olmak üzere, AKP’liler tarafından çok sevilmediği bilinir. Buna rağmen aday gösterilmesi ise, artık Ankara’da herkesin dillendirdiği üzere, elinde bulunduğu iddia edilen kayıtlar ile açıklanır. Her ne kadar namus belası olarak onu aday gösterseler de, bu ve bilemediğimiz başka nedenlerle AKP kurumsal olarak Melih Gökçek’i çizmiştir. AKP’yi her şeye rağmen destekleyen dinci bazı gazetelerin bile Melih’e satır arası operasyonlar yaptığı düşünülecek olursa, bu çizginin sadece AKP ile sınırlı kalmadığını rahatlıkla söyleyebiliriz. (Bakınız Vakit Gazetesi yayınları)
Bir önceki seçimde MHP’den aday olan ve % 27 oy alan Mansur Yavaş’ın, bu seçimde CHP’den aday olacağı düşünülecek olursa, Melih’in işinin zor, hatta imkânsız olduğunu söylemek hiçte abartılı olmaz.
Melih Gökçek 2009’da % 38.5 oy almıştı. Her ne kadar siyasette iki kere iki her zaman dört etmese de, CHP’nin aldığı % 31.5 oy ile Mansur Yavaş’ın aldığı % 27 oy toplandığında fotoğrafı netleştirebiliriz.
“Bu % 27 oy Mansur Yavaş’ın oyu değildir” iddiasında bulunanlara, MHP’nin 2004 seçimlerinde aldığı oy oranı ile cevap verelim; % 4.5


Gelelim ilçelerdeki duruma.

2009 seçimlerinde büyük ilçelerden Çankaya ve Yenimahalle’de CHP, Etimesgut ve Gölbaşı’nda MHP seçimleri kazanmıştı. Mamak ve Keçiören’de ise AKP ipi göğüslemişti. Ancak daha önceki seçimlerde yüksek oranlarla seçilen, 2009 seçimlerinde (Muhtemelen Melih Gökçek tarafından) engellenen Turgut Altınok’un BBP’den aday olması AKP’yi ciddi manada sarsmıştır. Son on günde neredeyse on kez seçim büroları basılan Turgut Altınok’un, Melih ile arasının ne kadar kötü olduğu bilinmektedir. Görünen o ki, Altınok’un adaylığı Gökçek’e büyük rahatsızlık vermiştir.


Gezi olayları sırasında sosyal medyayı “fışkıye” fenomeni ile kırıp geçiren Melih’in, cemaat AKP kavgasında topa girmemesi hayli dikkat çekiciydi. Öte yandan tamamına yakını taksi durakları ve alçı pandan yapılan saat kulelerinden oluşan “214 dev eser”in açılışında, Tayyip Erdoğan’ın sağ tarafında Melih Gökçek’in sol tarafında Ali Babacan’ın olduğunu da hatırlatıp analizimize devam edelim.
Melih Gökçek’in ismi, yolsuzluk operasyonunda oğlu tutuklanan eski bakan Zafer Çağlayan ile yoğun olarak anılırdı. Hatta ortak oldukları bile söylenirdi. 17 Aralık yolsuzluk operasyonu başladığı gün sosyal medyadan bir çıkıntının “Melih Gökçek’in oğlu da listedeymiş” şeklindeki şakasına paniklemesi de sanıyorum bu nedenledir.


Hepsinden ötesi Ankara’da bir Melih Gökçek yorgunluğu olduğu bir vakadır. Kim olursa olsun, ne kadar çok hizmet ederse etsin bir adamın işgal derecesinde bir makamı kapatması her zaman bezdirici bulunur. Buna ve diğer sebeplere bağlı, büyük bir Melih Gökçek karşıtlığının olduğunu da hatırlatıp, AKP’nin Ankara’yı da kaybedeceğini belirtelim.


İZMİR


Aslında İzmir ile ilgili bir analiz yapmaya bile gerek yok. Malum olunduğu üzere İzmir CHP’nin kalesidir. Ancak AKP’nin sanki çok önemli bir etkenmiş gibi, bir bakanını İzmir’den büyükşehir belediye başkanı adayı göstermesi, bazı kesimlerce sonucu etkileyecek bir hamle olarak değerlendirildiğinden, kısa da olsa bir analiz yapalım.


2009 seçimlerinde CHP Adayı % 56 ile seçilmiş. AKP ise % 30 oy almış. Yani AKP yaklaşık olarak CHP’nin aldığı oyun yarısını alabilmiş. Bu seçimi AKP’nin kazanma ihtimali sıfırın altındayken, kendisine bağlı bir genel müdürlük ile ilgili bir yolsuzluk soruşturması devam ediyorken, ailesinden bir kişi bu operasyon kapsamında yargılanan eski bir bakanın aday gösterilmesinin nasıl bir etkisinin olacağını 30 Martta hep birlikte göreceğiz.


ANTALYA


Antalya Büyükşehir Belediyesi 2004 seçimlerinde AKP’de iken 2009’da CHP’ye geçti. AKP’den önce yine CHP’deydi.


Tayyip Erdoğan, milletin iradesiyle indirilen eski belediye başkanını, ilginç bir şekilde AKP’nin tüm belediyelerinin başına getirmişti. Yani milletin teveccüh göstermediği Menderes Türel, Yerel Yönetimlerden Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı olarak atandı. Başarısız olduğu için olsa gerek, milletin iradesi ile alaşağı edilen Menderes Türel’e son on yıldır her konuda “milletin iradesi”ni referans gösteren Tayyip Erdoğan neden bu kadar ilgi gösterir bilinmez ama çok sayıda yakınımın yaşadığı Antalya’da, diğer sahil kentleri gibi AKP ile doku uyuşmazlığı yaşamaktadır.


Yani AKP’nin bir tatil beldesinde, ilçesinde ya da ilinde belediyecilik yapması eşyanın tabiatına aykırıdır. Belediye başkanlığına aday olacak insanın AKP’de hangi “önemli” görevi üstlendiğinin ise seçmen gözünde hiçbir kıymeti yoktur.


CHP ile AKP arasındaki % 7’lik farkın, hem de AKP’yi derinden sarsan yolsuzluk iddiaları ortadayken, nasıl kapatacağına ilişkin hiçbir haklı gerekçe ileri sürülememektedir. Türkiye’nin her yerinde düşüş eğiliminde olan AKP’nin Antalya gibi bir ilde, bir önceki seçimde aldığı oyu alabilmesi büyük başarı olacaktır.


ADANA


Adana’da AKP’nin daha önceki oyu ne olursa olsun, Vali Avni Coş’un AKP’nin oylarına ciddi mana da etki edeceği aşikârdır. Valilik her ne kadar bir devlet makamı olsa da, AKP zamanında bütün valiler, adeta AKP’nin il başkanı gibi hareket etmeye başlamışlardır. Bu nedenle Vali Avni Coş’un kullandığı “gavat” ifadesini AKP’nin Adan İl Başkanı kullanmış gibi düşünmek lazım. Son bir ayda Suriye’ye kaçak olarak sokulmaya çalışılan silah ve mühimmatın geçiş noktası olan Adana’da, Vali’nin “insani yardım malzemesi” olduğu iddia edilen kamyonları aratmaması da seçmenin not defterine yazılmış olmalı.


2009 seçimlerinde Adana’da MHP, CHP ve AKP’nin oyları bir birlerine çok yakındı. MHP % 29.719 AKP % 29.471 CHP % 26.96. MHP’nin küçük bir oy ile olsa da kazandığı Büyükşehir belediyesi bir süredir vekâleten idare ediliyor. Yakın zaman da MHP’nin Büyükşehir Belediye başkan adayının aracının kurşunlanması, AKP Genel Merkezinin “Adana adaylarımız” diye gönderdiği listeyi gören AKP İl Yönetiminin derhal istifa etmesi, seçimin MHP ile CHP arasında geçeceğini göstermektedir.


AKP’nin Aytaç Durak’a yaptığı zulüm ve Vali Coş’un icraatlarının AKP’ye ciddi oy kaybı olarak döneceğinin altını çizip, yaklaşık yirmi yıl yaşadığım için çok iddialı olduğum Mersin’e ilişkin değerlendirmelerde bulanayım.


MERSİN


Mersin Büyükşehir Belediyesi 1999 yılından bu yana Macit Özcan tarafından deyim yerindeyse, idare ediliyor. Macit Özcan bir dönem DSP’den, iki dönem CHP’den olmak üzere, üç dönemdir seçiliyor. “Mersin’e ne kadar hizmet etti” diye soracak olursanız, bütçesinin büyüklüğü ile karşılaştırılabilecek hiçbir büyük hizmeti olmadı. Hizmeti olmadığı gibi hanesine eksi not olarak yansıyacak ihmalleri testiyi taşırdı.


Çok basit örnekler vereceğim.


Mersin’de Büyükşehir binasının hemen karşısında tabelası dışında hiçbir yerde Atatürk’ün isminin geçmediği bir Atatürk Parkı vardır. O parka Atatürk Parkı imsi de Macit Özcan’dan çok önce verilmiştir. Parkı gezdiğinizde o parkta Atatürk’e ilişkin hiç bir şeye rastlayamazsınız. İzi bile yoktur.


Belediye hizmet binasının denize bakan tarafında kuş pisliğinden gözükmeyen bir Türk Bayrağı ve Atatürk kabartması vardır. Bir CHP’li belediyeye hiç yakışmayan bu görüntü ne zaman ortadan kalkar diye yıllarca bekledim ama halen kalkmadı. Elbette ki Türk Bayrağı ve Atatürk kabartmasının kaldırılmasından söz etmiyorum. Temizlenmesinden ya da yenilenmesinden bahsediyorum.


Sahil de hemen herkesin gözünün önünde bir Kültür Parkı var. Bu parkta, Fenerbahçe Meydanı, Beşiktaş Meydanı, Galatasaray Meydanı, Mersin İdman Yurdu Meydanı var, ancak bir Cumhuriyet Meydanı, Atatürk Meydanı maalesef yoktur. Bırakın meydanı, cumhuriyet ve Atatürk’e ilişkin hiçbir şey yoktur.


Bu Kültür Parkı’nda, Yunan kültüründen Uzak Doğu kültürüne her kültürden kesitler bulabilirsiniz. Ama Türk Kültürüne ilişkin hiçbir şey bulamazsınız.
Belediyenin İnternet sitesinde “hizmetler” bölümünde Macit Özcan’ın 15 yıllık hizmetleri ve gelecekte yapacağını iddia ettiği hizmetler aynen şu şekilde anlatılıyor;


Tamamlanan Hizmetlerimiz (ARŞİV)


Sosyal etkinlikler
Mersin Basketbolda Ekol Oldu
Mersin Festivalle Coşuyor
Mezitli Sahil Yolu
Alt Yapı ve Yol Çalışmaları
Spor Kompleksi Hizmete Hazır


Devam Eden Projelerimiz


Yağmur Suyu Çalışmaları
Peyzaj Çalışmaları


Gündemdeki Projeler


Hafif Raylı Sistem


Sosyo-kültürel etkinliklerin bile “hizmet” olarak yazıldığı bu listenin “Gündemdeki Projeler” kısmında ki “Hafif Raylı Sistem” ise yaklaşık 15 yıldır okunan, ancak bir çivi bile çakılmayan masaldan ibarettir. Nereden bildiğimi soracak olursanız, bir bilişimci olarak bu projenin tanıtımı, 1999 yılında benim yaptığım bir sunu ile yapılmıştı.


Bu bilgiler ortadayken Macit Özcan’ın CHP tarafından yeniden aday gösterilmesini, MHP adayı Burhanettin Kocamaz’a destek olarak yorumluyorum. Mersin Büyükşehir Belediyesinde hiç iddiası olmayan AKP seçmeninin de Burhanettin Kocamaz’ı destekleyeceğini, bütün bu nedenlerle MHP adayı Burhanettin Kocamaz’ın, Tarsus’ta % 15 fark attığı AKP’ye büyükşehirde % 20’nin üzerinde fark atacağını düşünüyorum.


AKP’nin Mersin Büyükşehir Belediye Başkan Adayının Mut’lu, Bir önceki seçimde aday olan Eyiceoğlu’nun Gülnarlı olduğunu, buna rağmen ancak üçüncü parti olduğunu hatırlatalım. (Gülnarlıların Mersin Siyasetinde ne kadar etkin olduğu çok iyi bilinir) Kısacası AKP yukarıda saydığım nedenlerle, diğer illerde olduğu gibi, Mersin’de de hezimete uğrayacak.


ESKİŞEHİR


Eskişehir’de aslında analiz yapmayı gerektirmeyecek kadar net bir ilimiz. Geçen dönem DSP’den seçilen, ancak 27 Şubat 2011 tarihinde CHP’ye geçen Yılmaz Büyükerşen % 51 gibi ezici bir çoğunluk ile seçilmiştir. DSP hanesine yazılan bu 200.000 oyda muhtemelen artarak CHP hanesine yazılacaktır.


Başbakan Erdoğan büyük bir kurnazlık ile parti grup toplantısında adaylarını tanıtırken Yılmaz Büyükerşen’in hizmetlerini gösterdiğinde Büyükerşen, “Başbakan AKP’nin adayı olarak ismimi söyleyecek zannettim” demişti. AKP’nin Eskişehir’de hiçbir iddiası olmadığını söyleyerek analizimize dâhil ettiğimiz illere noktayı koyalım.


SON DEĞERLENDİRMELER


Bütün bu değerlendirmeler ışığında muhalefet partilerinin hedefi, AKP’nin oylarını azaltmak değil, AKP’nin saltanat tahtını ters çevirmek olmalıdır. Zira 2009 seçimlerinde tüm rüzgârlar yelkenini şişirirken % 39 oy alan AKP, yukarda ayrıntılarıyla anlatılan nedenlerle % 30 (iki puan aşağı ya da yukarı) civarında oy aldığında onun kaybettiği oyların gideceği partilerin oranları bir hayli artacaktır. Seçime kadar AKP açısından daha vahim olayların ortaya çıkması AKP’nin ikinci parti olmasını bile sağlayabilir.


Seçime yaklaşılan her gün, cemaat ile AKP’nin arasındaki kavganın doğuracağı sonuçlar bu değerlendirmeleri AKP’nin lehine ya da aleyhine değiştirebilir. Ancak aleyhine değiştirme potansiyelinin çok daha yüksek olduğunu söyleye biliriz.


AKP’nin iktidara geldiği 2002 yılını hatırlamanız için bir örnek vermek istiyorum.


Selçuk Üniversitesi İktisadi İdari Bilimler Akademisinden üç akademisyenin “3 Kasım 2002 Seçimlerinin Anatomisi” başlıklı bilimsel çalışmanın sonuç bölümünde 3 Kasım 2002 seçimlerine ilişkin, şu ifadelere yer veriliyor;


“Çok değil ama bir yıl öncesinden, erken bir seçimin iki partili bir meclis ortaya çıkaracağını iddia etmek pek çok kimse için inandırıcı gelmeyebilirdi. Seçimden ne çıkacak gibi genel bir soruya; çok partili, parçalanmış siyasi yapı devam edecek, belki sadece koalisyon ortakları değişecek türü yanıt ve yorumlar o kadar yaygındı ki, aksini iddia etmek belki “meczupluk” sayılabilirdi. Oysa ki 3 Kasım 2002 akşamı ortaya çıkan tablo, Türkiye’nin 42 yıl aradan sonra tekrar iki partili bir meclise ve neredeyse Anayasayı değiştirebilecek çoğunluğa sahip bir hükümete kavuştuğunun göstergesiydi.”


Bu hatırlatmaya bir katkıda kendimden yapmak istiyorum. 2002 seçimi öncesi MHP’nin 9X9 projesi vardı. Yukardan aşağıya doğru piramit şeklinde genişleme prensibine dayalı proje son derecede mantıklıydı. Ancak sistemde işini yapmayan birkaç kişi, sistemden beklenen yararı önemli ölçüde zayıflatacaktı.


Ulaştırma Bakanı Enis Öksüz ile sanayide seçim çalışması yaparken çok beklenmedik bir tepki ile karşılaşmıştık. Böyle bir tepkiyi hak etmeyen ve beklemeyen Enis Öksüz aniden rahatsızlanmış ve Mersin Devlet Hastanesinde kendisine müdahale yapılmıştı.


Bu seçim çalışmalarının sonuçlarını Genel Merkeze yanlış aksettirenler, toplumdan gelen tepkileri azımsayıp, tozpembe bir tablo varmış gibi gösterenler Devlet Bahçeli’yi yanlış yönlendirmiş, MHP oylarının 15-20 bandında olduğuna inandırmıştı.


22 Temmuz 2002 günü Devlet Bahçeli’nin Kocayayla’dan yaptığı seçim çağrısının altında bu yanlış bilgilendirmeler yatıyordu. Bu açıklamadan beş gün sonra kendisi ile yapılan bir söyleşide;
“AKP’nin tek başına iktidar olması ihtimali fiziken yok. Onlar Fazilet Parti oylarına ulaşsınlar, başarı sayılır” diyor ve MHP’nin yine sürpriz yapacağını iddia ediyordu.
İşte AKP bu şekilde öngörülemez şekilde gelmişti. Nasrettin Hocanın kazan fıkrasında olduğu gibi, bu şekilde gelişlerine inanıyoruz ama bu şekilde gidebileceklerini kabullenemiyoruz.
Biraz önceki bilimsel çalışmada ifade edildiği gibi, bu gün AKP’nin kaybedeceğini iddia etmek “meczupluk” olarak algılanabilir. Bunun sadece bir örneği olmadığı göstermek için sizi biraz daha geriye götürmek istiyorum.


Anavatan Partisi, bir dönem aynen AKP gibi kudretli bir partiydi. 1983
yılında iktidara gelmiş, 1984 yılında yapılan yerel seçimlerde % 43 oy alarak haritayı kendi rengine boyamıştı.



Bu seçimde Anavatan Partisi’nin İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Bedrettin Dalan idi. Dalan, “Haliç’i gözlerimin rengi gibi masmavi yapacağım” demiş ve hakikaten yapmıştı. Çok başarılı bir belediye başkanlığı örneği sergilemişti. Yapılan “kamuoyu araştırmaları” Dalan’ın oylarını %60 olarak gösteriyordu.
Anavatan partisinin % 43 ile Türkiye’deki tüm belediyeleri silip süpürdüğü,1984 seçimlerinden sonra 1989 da yapılan seçimlerde,
Durum şu şekildeydi.



36 ilde belediyeyi SHP’ye kaptıran ANAP bir önceki seçimde aldığı % 43’lük oyunu % 24’e düşürürken, CHP, İstanbul, Ankara, İzmir, Eskişehir, Mersin, Adana, Bursa gibi büyükşehirleri de almış olmanın avantajıyla oylarını % 33’e yükseltmişti.


1989 yılında yaşanılan bu hezimeti hiç unutmuyorum. O zaman da birileri deseydi ki “1989 da yapılan seçimlerde ANAP % 20 oy kaybedecek” tüm siyasi gözlemciler “hadi oradan” derlerdi. İşte bu gün yaşadığımız bu süreç kesinlikle 1989 seçimlerini hatırlatıyor. Öyle “dış güçler, faiz lobisi, paralel devlet” değil, Türk Milleti AKP gemisini alabora edecek. Çok insan karşılaştığı sonuçlara dayanamayıp yataklara düşecekler.


Lütfen sadece gözlem ve mantık ile ulaşılan bu değerlendirmeleri bir kenara not edin.


30 Mart gecesi görüşmek üzere.


Bekir Öztürk


20 Ocak 2014

SON HAFTA EKLEMELERİ


Değerli dostlar. Bu analize verdiğiniz destek için çok teşekkür ederim. Analizimin buraya kadar olan bölümü, PARALEL KUMPAS isimli kitabımda tarihe not düşmek adına yayınlanmıştır. (Ocak 2014) Ancak seçime bir hafta kala ortaya çıkan gelişmelerden sonra sonuçların gelişmelerden ne şekilde etkileneceği hakkında yeni değerlendirmeler yapılması gerektiğini düşündüğümden, yukardaki analizi destekleyecek şekilde gelişmelerin yansımaları konusunda yeni bir oran vermek gerek.
Son ay Tayyip Erdoğan'ın tek başına yaptığı hataların sandığa % 5 oranında yansıyacağını, yani AKP'nin oyunun analizimde olduğu gibi % 30 (+- 2) yerine % 25 (+-2) olacağını düşünüyorum. Türkiye gibi bir ülke de bir günün bile çok uzun olduğu düşünülecek olursa, ocak ayında yapılan analiz üserinde yapılan bu tadilatın makul olduğunu düşünüyorum. Şimdi en az % 5 etkileyeceğini düşündüğüm hatalar dizisini yazayım.


1-) Cemaatçi (Tayyip Erdoğan'ın ifadesi ile Paralel Yapı) memurlar işten atılacak, 30 Marttan sonra yargılama süreci başlayacak. "İnlerine girilecek, darmadağın edilecek" şeklindeki vahim açıklamalar.


2-) Twitter, Facebook ve Youtube'nin kapatılacağı beyanı, bu beyanın üzerinden bir kaç saat geçtikten sonra Twitter'in yasadışı şekilde kapatılması ve ısrarla bu yasağın savunulması.


3-) Yazıcıoğlu'nun ölümü ile ilgili şaibelerin Tayyip Erdoğan eksenli olarak konuşulmaya başlamasına rağmen, her konu ile ilgili açıklama yapan Erdoğan'ın bu konuda asla bir kelime edememesi.


4-) Mart ayının 25. günü cemaatin belki de zarf olarak ortaya sürdüğü "Çok büyük bir dalga gelecek" tehdidi üzerine ön almak adına yapılan "Haremimize girdiler, bunlar insanları eşlerinden ayırırlar" şeklinde adeta Emine Erdoğan'ı aldattığı yönünde itiraflarda bulunulması.


5-) Mit Müsteşarı ve Dışişleri Bakanının, Genelkurmay'ın en yetkili isimlerinden birinin katıldığı bir toplantıda seçimden önce, seçim sonuçlarını etkileyecek şekilde Suriye'ye savaş açmak için çirkin senaryoların konuşulduğuna ilişkin ses kayıtlarının ortaya çıkması ve bu kayıtların büyük bir suçluluk psikolojisi ile yayından kaldırılması, bu konuda yasak getirilmesi. (Belki de ses kayıtları böyle bir panikle gizlenmeseydi, bu olayın etkisi daha az olurdu. )


6-) Seçmenin, Tayyip Erdoğan'ın sesinin seçime kadar dayanamamasının ruh halinin yansıması olduğu gerçeği ile yüzleşmesi.


7-) Tayyip Erdoğan, Mehmet Metiner ve Nagehan Kütahyalı gibi isimlerin katıldıkları TV programlarındaki agresif dil ve tutumları.


Evet sevgili dostlar. Ben bu yedi maddelik gelişmenin AKP oylarını % 5 civarında azaltacağını düşünüyorum. Son iki gün neler olur bilemem. Ancak sonucu ciddi mana da etkileyeceğini düşündüğüm bir gelişme olursa ekleyeceğimi bildirerek ayrılıyorum.
30 Martta Aydınlık bir Türkiye'nin temellerini yeniden atmak üzere.


Hoşçakalın.


27 Mart 2014


 
İçeriğe dön | Ana menüye dön